Blog
← Tüm yazılar
Beyaz Oda · 05

Beş dakikalık sohbet, saat gece 1

Dev bir çekirdek kabuğunun içinde sohbet eden iki kişi

"Beş dakika oturup kalkıyorum, yarın sabah erken yola çıkacağım." Serkan bu cümleyi kurduğunda saat on biri çeyrek geçiyordu. Büşra balkon kapısını açık bıraktı, iki ince belli bardağa çay doldurdu, masaya bir avuç tuzlu çekirdek döktü. Eskişehir'de, çocukluklarının geçtiği sokakta, aynı balkonda oturuyorlardı. Sonra konu bir şekilde liseye, oradan da hiç beklemedikleri bir itirafa gitti.

Serkan şehre iki günlüğüne gelmişti. Annesinin doğum günü için. İstanbul'dan cuma akşamı otobüse binmiş, cumartesiyi aile yemeğiyle, pazarı teyzelerle geçirmişti. Pazar akşamı annesi "Büşra da gelmiş, biliyor musun?" deyince aklına yıllardır görmediği karşı komşunun kızı gelmişti. Çocukken her gün birlikte bisiklet sürmüşler, aynı ortaokula gitmişler, lisede ayrı sınıflara düşüp yavaş yavaş uzaklaşmışlardı. Üniversiteden sonra Serkan İstanbul'a, Büşra Ankara'ya gitmişti. Sosyal medyada birbirlerinin fotoğraflarını beğeniyorlar, bayramlarda mesaj atıyorlardı. O kadar. Annesi ısrar etmişti: "Git bir merhaba de, ayıp olur." Serkan da gitmişti. Beş dakikalığına.

İlk çay, hal hatır sorularıyla geçti. Nasılsın, iş nasıl, İstanbul zor mu, Ankara soğuk mu. Kibar, biraz mesafeli, iki eski tanıdığın konuşması. Büşra ilk sorulardan birinde ev kiralarını açtı; Ankara'da da artık bir maaşın yarısının kiraya gittiğini, iki ev arkadaşıyla yaşadığını anlattı. Serkan İstanbul'daki dairesinin fiyatını söyleyince Büşra elindeki çekirdeği düşürdü. "Ciddi misin? O paraya burada bahçeli ev tutarsın." Serkan omuz silkti. "Biliyorum." Bu "biliyorum"un içinde bir şey vardı ama ikisi de üstüne gitmedi.

İkinci çay geldiğinde konu yeni çıkan bir diziye kaydı. İkisi de izliyordu, ikisi de aynı karakteri sevmiyordu, ikisi de son bölümün sonunu tahmin etmişti. Bu küçük ortaklık bir kapı araladı. Büşra güldü, Serkan da güldü, sonra Büşra "Hatırlıyor musun, sen bana bir yaz boyunca her akşam dizi anlatırdın?" dedi. Serkan hatırlıyordu. On iki yaşındaydı, Büşra'nın evinde televizyon bozulmuştu ve tamircinin parça beklediği bir ay boyunca Serkan her akşam balkondan seslenip o günkü bölümü anlatmıştı. Uydurduğu yerler de olmuştu, Büşra sonradan fark etmiş ama hiç söylememişti. "Biliyordum," dedi şimdi. "Senin anlattığın versiyon daha iyiydi zaten."

Çekirdek kabukları masanın kenarında küçük bir tepe oluşturmaya başlamıştı. Serkan telefonuna bakmayı unutmuştu. Ekranı ters, masanın kenarında duruyordu. Mahallenin sesi yavaş yavaş değişiyordu; çocuk sesleri kesilmiş, uzaktan bir köpek havlaması, bir arabanın radyosu, karşı apartmandan gelen bir televizyon sesi kalmıştı. Büşra'nın annesi bir ara kapıdan başını uzatıp "Çay tazeleyeyim mi çocuklar?" diye sordu. Çocuklar. İkisi de otuz yaşına yaklaşmıştı ama bu balkonda hala çocuktular. Çaylar tazelendi.

Üçüncü çayda lise yıllarına geldiler. Kimin kime aşık olduğunu, kimin hangi öğretmeni kızdırdığını, son sınıfta okulun duvarına kimin şiir yazdığını konuştular. Serkan bir itirafta bulundu: o şiiri o yazmıştı. Büşra ellerini ağzına götürdü. "Sen mi? Bütün okul Kaan sanıyordu!" Serkan başını salladı. "Kaan da üstlendi zaten. Ben de bir şey demedim." Büşra uzun uzun güldü, sonra birden durdu. "Peki kime yazmıştın?" Serkan bardağını eline aldı, çaya baktı. Cevap vermedi. Balkonda bir sessizlik oldu ve Büşra bu sessizliğin ne demek olduğunu anladı.

Uzun bir süre ikisi de konuşmadı. Büşra çekirdeklerden birini aldı, kırdı, yemedi, avucunda tuttu. Sonra yavaşça konuştu: "Biliyor musun, o şiiri ben kopyalayıp defterime yazmıştım. Hala duruyor. Annemin evinde, bir kutunun içinde." Serkan ona baktı. Büşra omuz silkti: "On yedi yaşındaydık. Kim olduğunu bilmiyordum. Sadece biri benim gibi hissediyor diye sevinmiştim." Saat yarımı geçmişti. İkisi de bunun on üç yıl önce kalan bir şey olduğunu biliyordu. Ama o gece, o balkonda, eski bir mektubu birlikte açmak gibiydi. Utanç verici değil, tatlı.

Konu oradan başka yerlere kaydı ama artık mesafe kalmamıştı. Büşra Ankara'daki işinden ne kadar sıkıldığını anlattı. Sekiz yıldır aynı masada, aynı raporları hazırlıyordu. Geceleri yatmadan önce internetten eski kitapçıların fotoğraflarına bakıyordu. "Bir kitapçı açmak istiyorum," dedi, sesinde sanki bir sırrı ilk kez yüksek sesle söylüyormuş gibi bir ürkeklik vardı. "Burada, Eskişehir'de. Küçük bir yer. Çay ocağı olsun, insanlar otursun, kitap okusun. Kimseye söylemedim. Annem bilse 'kızım sağlam işi bırakılır mı' der." Serkan bir süre ona baktı. Sonra "Bence harika bir fikir," dedi. Büşra gözlerini kırpıştırdı. "Sen sadece kibarlık yapıyorsun." "Hayır," dedi Serkan. "Ben kıskanıyorum."

Bu cümle kendi ağzından çıkınca Serkan da şaşırdı. Ama devamı da geldi. İstanbul'daki hayatını anlattı. Güzel bir işi, güzel bir dairesi, güzel arkadaşları vardı. Her şey güzeldi. Ama her sabah metroda, kalabalığın içinde, kendini bir yere yetişmeye çalışan bir saatin parçası gibi hissediyordu. Hafta sonları bile takvim doluydu. Son iki yılda bir kez bile böyle bir balkonda, sebepsiz, plansız oturmamıştı. "Bu akşam buraya beş dakikalığına geldim," dedi, "ama son iki yılda en çok kendim olduğum saat bu." Büşra bir şey demedi. Sadece bardağını onun bardağına hafifçe tokuşturdu. Çayın tıngırtısı boş sokakta beklenmedik kadar yüksek çıktı. Karşı apartmanda bir pencerenin perdesi aralandı, sonra yeniden kapandı. İkisi de bir an çocukken yakalanmış gibi sustular, sonra kıkırdadılar.

Saat bire yaklaşırken mahallenin bütün ışıkları sönmüştü. Sadece onların balkonu ve sokak lambası yanıyordu. Büşra'nın annesi artık çay tazelemeye gelmiyordu; bir ara pencereden "Ben yatıyorum, siz konuşun," diye seslenmişti. Serkan masadaki çekirdek kabuklarına baktı. Küçük bir tepe olmuşlardı. İçinden bir an dev bir çekirdek kabuğunun içinde oturduklarını hayal etti. Dünya dışarıda, onlar bu küçük kabuğun içinde, sallanarak, sohbet ederek. Bunu Büşra'ya söyledi. Büşra güldü ve "O zaman kitapçının adı belli oldu," dedi. "Kabuk."

Kitapçıyı ikisi birlikte tasarlamaya başladılar, gece yarısı, çekirdek kabuklarının yanında, telefonun not uygulamasına yazarak. Raflar ahşap olacaktı. Cam kenarında iki koltuk. Bir köşede çocuklar için minderler. Her ayın ilk cuması bir okuma gecesi. Duvarda, girişte, çerçeveli tek bir şiir. Büşra bunu söyleyince Serkan kızardı. "O şiir çok kötü ama," dedi. "Biliyorum," dedi Büşra. "O yüzden asacağım. İnsanlar baksın, kötü bir şiirin bile birinin defterinde on üç yıl yaşayabileceğini görsün."

Serkan sonunda kalktığında saat biri yirmi geçiyordu. Sabah yedide otobüsü vardı. Merdivenleri inerken telefonunu açtı ve yirmi iki bildirim gördü. Grup sohbetleri, iş mailleri, bir de annesinden "Oğlum daha gelmedin mi, kapıyı kilitlemeyeyim mi?" diye bir mesaj. Hiçbirine cevap vermedi. Karşı apartmana, kendi çocukluk evine yürüdü. Kapıyı açtığında annesi koltukta uyuyakalmıştı, televizyon açıktı. Üstüne bir battaniye örttü. Annesi gözlerini aralayıp "Beş dakika dedin," diye mırıldandı. "Biliyorum anne," dedi Serkan. "Uzun bir beş dakikaydı."

İstanbul'a döndükten sonraki hafta Büşra ona bir fotoğraf gönderdi. Eski, sararmış bir defter sayfası. Üstünde on yedi yaşında bir kızın el yazısıyla kopyalanmış, kötü kafiyeli bir şiir. Altına tek bir cümle yazmıştı: "Kabuk için ilk eşya bulundu." Serkan fotoğrafa uzun uzun baktı. Sonra telefonunu bıraktı, bilgisayarını açtı ve Eskişehir'deki kiralık dükkan ilanlarına bakmaya başladı. Kendisi için değil. Büşra için. Ama bir yanı, belki ileride bir gün, çay ocağının yanında küçük bir masada oturup kendi kitabını yazan birini hayal ediyordu.

Altı ay sonra Kabuk açıldı. Küçük, ahşap raflı, cam kenarında iki koltuklu bir kitapçı. Girişte çerçeveli bir şiir. Açılış gününde Serkan oradaydı. Annesi de, Büşra'nın annesi de, mahallenin yarısı da. Büşra'nın annesi bir köşede Serkan'ın kulağına eğildi: "Bu kız sağlam işi bıraktı, biliyorsun değil mi?" Serkan başını salladı. Kadın derin bir nefes aldı, sonra gülümsedi: "İyi ki bıraktı. Yıllardır onu bu kadar mutlu görmedim." Akşam herkes gittikten sonra Serkan ve Büşra cam kenarındaki iki koltuğa oturdular. Büşra iki bardağa çay doldurdu, masaya bir avuç çekirdek döktü. "Beş dakika," dedi Serkan, "sonra kalkıyorum." İkisi de güldü. Saat henüz dokuzdu.