Blog
← Tüm yazılar
Beyaz Oda · 02

Bir saat geri, plan ileri

Dev bir duvar saatinin kırmızı yelkovanını merdivende iterek geri alan bir kadın

Cuma gecesi on bire doğru gruba Mehmet yazdı: "Bu pazar saatler geri alınıyor mu?" Üç dakika içinde kırk mesaj birikti. Biri "Türkiye'de artık alınmıyor" dedi, biri "Avrupa alıyor ama" diye ekledi, biri bir haber linki attı, biri sadece "ben hiçbir şey anlamadım" yazdı. Zeynep koltukta telefonunu elinde tutarken duvardaki eski saate baktı. O saat, her yıl bu tartışmayı kazanan tek şeydi.

Saat, babaannesi Nevin Hanım'dan kalmıştı. Kocaman, beyaz kadranlı, kırmızı akrep ve yelkovanlı, duvarın yarısını kaplayan bir saatti. Zeynep bu daireye taşındığında ev arkadaşı Ilgın onu görünce "Bu bir saat mi, bir uydu mu?" demişti. Ama Zeynep onu asmakta ısrar etmişti. Çünkü babaannesi yıllarca o saatin önünde durup her ekim sonunda aynı töreni yapmıştı: tabureye çıkar, yelkovanı parmağıyla bir tur geri çevirir, sonra aşağı inip "Hediye saat," derdi, "bugün herkesin bir saati fazla." Türkiye saat uygulamasını değiştirdikten sonra bile bu töreni bırakmamıştı. "Devlet unuttu diye ben mi unutacağım," diyordu.

Grup sohbeti bu arada kızışmıştı. Mehmet artık soruyu değil, prensibi tartışıyordu: "Bir saat fazla uyumak insan hakkıdır." Deniz akşam beşte kararan havaya isyan ediyordu, Burak avukat edasıyla mevzuat paylaşıyordu. Ilgın, odasından, aynı gruba "Zeynep şu an salonda saate bakıyor, eminim," diye yazdı. Zeynep gülerek bir fotoğraf çekti ve gruba attı. Kocaman beyaz kadran, kırmızı yelkovan, altında küçük bir tabure. Altına sadece şunu yazdı: "Bizim evde saat her yıl geri alınır. Kanun ne derse desin."

Sessizlik oldu. Sonra Deniz yazdı: "Tamam da, o bir saati ne yapıyorsunuz?" Bu soru grubu bir anda başka bir yere götürdü. Mehmet uzun bir kahvaltı dedi; menemen soğanlı mı soğansız mı tartışması yeniden başladı, yarım saat sürdü, sonuç çıkmadı. Burak yarım kalmış bir dizinin son iki bölümünü bitireceğini söyledi. Deniz sahilde kısa bir koşu, Ilgın yatakta tavana bakmak dedi ve en çok kalp o mesaja geldi. Sonra Zeynep bir şey yazdı ve sildi. Yeniden yazdı, yine sildi. Sonunda gönderdi: "Babaannemi arayacağım. Bu yıl tabureye kendisi çıkamıyor."

Grubun yazma hızı yavaşladı. Herkes Nevin Hanım'ı tanıyordu. Üniversite yıllarında Zeynep'in evine gelen herkes onun mercimekli köftesini yemiş, onun "kızım bu çocuk kim, ailesi ne iş yapar" sorgusundan geçmişti. Geçen bahar kalçasını kırmış, şimdi Bursa'daki evinde bir yardımcıyla yaşıyordu. Telefonda sesi hala aynı güçlüydü ama ayakları artık eskisi gibi değildi. Zeynep her hafta arıyordu ama konuşmalar giderek kısalıyordu. İlaçlar, hava durumu, komşunun kedisi. Babaannesi bir şeyler anlatmak istiyor, Zeynep işten yorgun dönüp yarım dinliyordu. Bunu kimseye söylememişti. Ama şimdi gruba yazınca bir yüke dönüştüğünü fark etti.

Mehmet bir öneri getirdi, aslında şakayla başladı: "O zaman bu yılki fazladan saati Nevin Hanım'a verelim." Deniz hemen atladı: "Pazar sabahı hepimiz Bursa'ya gidelim mi?" Burak takvime baktı, Ilgın araba kiralama sitelerine baktı. Yarım saat önce saatlerin geri alınıp alınmadığını bile bilmeyen beş kişi, şimdi bir yol haritası çıkarıyordu. Zeynep bir süre telefona baktı, sonra yazdı: "Ciddi misiniz?" Cevap bir dizi ses kaydı olarak geldi. Mehmet'in kaydında arka planda bulaşık makinesinin sesi vardı. "Ciddiyiz. Menemeni de orada yaparız. Soğanlı. Tartışma kapandı."

Pazar sabahı saat yedide Ilgın'ın kiraladığı küçük beyaz araba kapının önündeydi. Beş kişi sığmadı tabii; Burak kendi arabasıyla arkadan geldi. Yol boyu Deniz şarkı listesi hazırladı, Mehmet her benzinlikte kahve molası istedi, Zeynep ise camdan dışarı bakarken babaannesine haber verip vermemeyi düşündü. Sonunda vermedi. Sürpriz olsun istedi. Bir yandan da korkuyordu; Nevin Hanım kalabalığı yorucu bulabilir, hazırlıksız yakalanmaktan hoşlanmayabilirdi. Ilgın direksiyondan gözünü ayırmadan elini uzatıp Zeynep'in koluna dokundu. "Bir saat," dedi, "en kötü ihtimalle bir saat kalırız. O saat zaten onun."

Kapıyı yardımcı kadın açtı, adı Gülay'dı. Arkasından bir ses geldi: "Kim o Gülay? Zeynep mi?" Bastonunun sesi koridorda yankılandı. Nevin Hanım salonun kapısında belirdiğinde önce torununu, sonra arkasındaki dört genci gördü. Bir an duraksadı. Gözlüğünü düzeltti. Sonra Mehmet'e baktı ve "Sen o köfteyi üç kere isteyen çocuksun," dedi. Mehmet kıpkırmızı oldu. Herkes güldü. Babaannesi Zeynep'e sarılırken kulağına fısıldadı: "Bugün saati geri alacak mısın?" Zeynep başını salladı. Nevin Hanım'ın yüzündeki ifade, Zeynep'in o sabahki bütün tereddütlerini sildi.

Salondaki duvarda Zeynep'in evindekinin ikizi gibi bir saat asılıydı. Aynı beyaz kadran, aynı kırmızı yelkovan. Dedesi ikisini aynı gün almış, birini kendi salonuna asmış, ötekini oğluna hediye etmişti. Zeynep taşınırken babaannesi o ikinci saati duvardan indirtmiş, "Senin evin de zamanını bilsin," diyerek ona vermişti. Gülay ahşap tabureyi getirdi. Zeynep tabureye çıktı. Kadranın önünde durunca saatin aslında ne kadar büyük olduğunu hatırladı; çocukken altında oynadığı, tik taklarıyla uyuduğu saat. Parmağını kırmızı yelkovana koydu. Arkasında beş kişi sessizce bekliyordu. Nevin Hanım koltuğundan "Yavaş çevir," dedi, "acele edersen zaman küser."

Yelkovan tam bir tur geri döndü. Saat on biri gösterirken ona döndü. Mehmet bir anda alkışlamaya başladı, diğerleri de katıldı. Komşu kapısını açıp ne olduğuna baktı, Gülay ona durumu anlattı, komşu da gelip alkışladı. Zeynep tabureden inerken kendini aptal gibi hissetmeyi bekledi; bir duvar saatini bir saat geri almak için iki şehir arasında yol yapmışlardı. Ama hiç de öyle hissetmedi. Aksine, ilk kez doğru bir şeyi doğru zamanda yaptığını düşündü. Yıllardır işte yetiştirdiği sunumlar, kaçırmamak için koşturduğu toplantılar, telefonda yarım dinlediği haftalık konuşmalar aklından geçti. Hiçbiri bu tek tur kadar ağır gelmemişti. Babaannesi koltuğunda dik oturuyordu, yüzü pembeleşmişti. "Bak," dedi, "bugün hepinizin bir saati fazla. Ne yapacaksınız?" Deniz cevap verdi: "Menemen."

Mutfak bir anda doldu. Mehmet soğanları doğradı, Burak domatesleri, Ilgın ekmek almaya fırına koştu. Nevin Hanım mutfağın kapısında bastonuna dayanarak talimat verdi: "O biber öyle doğranmaz. Tuzu sonra at. Yumurtayı karıştırma, bırak kendi dursun." Deniz telefonla gizlice video çekiyordu. Zeynep babaannesinin yanında durup onu izledi ve fark etti ki aylardır bu kadar uzun süre aynı odada, telefonsuz, onunla birlikte durmamıştı. Babaannesi bir ara durdu ve ona döndü: "Biliyor musun, deden bu saati aldığı gün bana da aynı şeyi söylemişti. Zamanı geri alamazsın ama bir saat ödünç alabilirsin, dedi. Ben de her yıl ödünç alıyorum. Kimse fark etmiyor."

Menemen soğanlı oldu, tartışma kapandı. Masada sekiz kişi vardı, komşu da kalmıştı. Nevin Hanım gençlerin her birine sorular sordu, Burak'ın avukat olduğunu öğrenince miras davası hakkında yarım saat danışmanlık aldı, Deniz'in koşu uygulamasını incelerken "Ben gençken koşmazdık, yürürdük ama çok yürürdük," dedi. Öğleden sonra herkes yorgundu ama kimse kalkmak istemedi. Saat dörde geliyordu, ya da babaannesinin saatine göre üçe. Hangisinin doğru olduğu artık kimsenin umurunda değildi.

Dönüş yolunda araba sessizdi. Deniz arka koltukta uyuyakalmıştı, Mehmet'in kafası cama dayanmıştı. Zeynep telefonuna baktı. Babaannesi ilk kez ona sesli mesaj göndermişti; Gülay'ın yardımıyla. Kayıt kısa ve cızırtılıydı: "Kızım, saat geri alındı ama ben sanki ileri gittim bugün. Arkadaşların çok iyi. O köfteci çocuğa söyle, bir dahakine köfte yaparım." Zeynep mesajı üç kez dinledi. Ilgın direksiyonda göz ucuyla ona baktı ama bir şey sormadı. Bir süre sonra radyoyu kıstı ve sadece "Her yıl yapalım mı?" dedi. Zeynep cevap vermedi. Telefonunu açıp takvimine bir not ekledi: ekimin son pazarı, Bursa, menemen, soğanlı. Tekrarla: her yıl.

Eve vardıklarında saat gece onu geçiyordu. Zeynep salondaki saatin önünde durdu. Bu saat hala eski zamanı gösteriyordu, çünkü bu yıl onu geri almayı unutmuştu. Tabureyi çekti, çıktı, parmağını kırmızı yelkovana koydu. Bir an düşündü. Sonra çevirmedi. Bırakın, dedi kendi kendine, bu evdeki saat bir saat ileride kalsın. Her baktığında Bursa'daki saatle arasındaki o bir saati hatırlasın. Ödünç alınmış, geri verilmemiş, hala bir yerlerde süren bir pazar sabahını.