Blog
← Tüm yazılar
Beyaz Oda · 10

Sinirliyken yazılan uzun mesaj

Yerde yanmış dev bir kibrit ve uzun is izinin başında duran küçük bir figür

Saat gece on bir buçuktu. Tuna'nın parmakları klavyede hızla dans ediyordu. "Bak şimdi" diye başlayan bir mesaj yazıyordu. Birinci paragraf, ikinci paragraf, araya sıkıştırılmış bir noktalı virgül. Her cümle bir öncekinden daha keskindi. Yazdıkça haklılığı artıyor, kalbi hızlanıyordu. Başparmağı gönder tuşunun üstünde durdu. Bir saniye sürecekti. Ve o saniye, sonraki üç haftayı belirleyecekti.

Mesaj Bora'yaydı. On beş yıllık arkadaşına. Ortaokulda aynı sırada oturdukları, liseyi birlikte kırdıkları, üniversite sınavına aynı kafede çalıştıkları, Tuna'nın ilk ayrılığında sabaha kadar yanında oturan Bora'ya. O gün Tuna'nın otuz birinci doğum günüydü. Arkadaşları küçük bir kutlama yapmıştı, bir meyhanede, uzun bir masada. Herkes gelmişti. Bora gelmemişti. Akşam yedide "Geliyorum, biraz gecikebilirim" diye yazmış, sonra hiç gelmemiş, telefonunu da açmamıştı. Tuna bütün gece kapıya bakmıştı. Her açılışında başını çevirmiş, her seferinde başka biri girmişti.

Bu ilk değildi. Son altı ayda Bora üç buluşmayı iptal etmiş, iki kez son dakikada gelmemiş, mesajlara günler sonra cevap vermeye başlamıştı. Tuna bir şey sormamıştı. Belki iş yoğundu, belki yeni bir ilişki vardı, belki sadece yorgundu. Ama bu gece, bu doğum günü, bardağı taşıran damla olmuştu. Eve dönerken taksinin arka koltuğunda telefonunu açmış ve yazmaya başlamıştı. Önce kısa bir cümle: "Gelmedin." Sonra bir cümle daha. Sonra bir paragraf. Taksiden indiğinde mesaj ekranı kaplamıştı.

Yazdıkları her şey doğruydu, en azından o an öyle geliyordu. Bora'nın değiştiğini, eski Bora olmadığını, arkadaşlığın tek taraflı olduğunu, kendisinin hep çaba gösterdiğini ama karşılığını alamadığını yazdı. Sonra daha da derine indi. Bora'nın hep böyle olduğunu, aslında lisede de bencil olduğunu, Tuna'nın bunu yıllarca görmezden geldiğini yazdı. Bir cümlede durdu, yeniden okudu, daha da keskinleştirdi. "Belki de biz hiç gerçekten arkadaş olmadık" yazdı. Yazdığı an bir sızı hissetti ama silmedi. Haklıydı. Haklı olmak, o gece, her şeyden daha önemli geliyordu.

Başparmağı gönder tuşunun üstünde bir saniye durdu. İçinden bir ses, çok uzaktan, "Sabah bir daha oku," dedi. Ama başka bir ses, çok daha yüksek, "Hak ettiği bu," diye bağırıyordu. Tuna bastı. Mesaj gitti. Ekranda küçük bir tik belirdi, sonra iki tik. Bora'nın telefonuna ulaşmıştı. Tuna telefonu yatağın üstüne fırlattı, banyoya gitti, yüzünü yıkadı. Aynadaki yüz kızarmıştı, gözleri parlıyordu. Bir zafer hissi vardı içinde. Kısa, keskin, yanıcı. Bir kibrit gibi.

Yatağa döndüğünde telefona baktı. İki tik maviye dönmüştü. Bora okumuştu. Tuna bekledi. Bir dakika. Beş dakika. On beş dakika. "Yazıyor..." ibaresi bir kez belirdi, sonra kayboldu. Bir daha belirdi, bir daha kayboldu. Sonra hiçbir şey. Tuna gece ikiye kadar telefona baktı. Cevap gelmedi. Uyumadan önce son bir kez mesajını okudu. Ve o anda, gecenin karanlığında, ilk kez bir şey hissetti. Zafer değil. Başka bir şey. Ağır, karanlık, midesinin dibine çöken bir şey.

Sabah uyandığında ilk işi telefona bakmak oldu. Cevap yoktu. Mesajı yeniden açtı ve sabah ışığında okudu. Dün gece o kadar mantıklı gelen cümleler şimdi farklı duruyordu. Biraz fazla. Biraz sert. Biraz gereksiz. "Belki de biz hiç gerçekten arkadaş olmadık." Bu cümleyi okurken yüzü yandı. On beş yıl. Bir gece. Bir mesaj. Kahvaltı yapmadan evden çıktı, işe gitti, bütün gün telefonu cebinde bir taş gibi taşıdı. Her titreşimde elini cebine attı. Hiçbiri Bora değildi.

İlk hafta Tuna kendini haklı çıkarmaya çalıştı. Arkadaşlarına anlattı, mesajı gösterdi. Bazıları "Haklısın, o da hiç aramadı zaten" dedi. Bazıları sessiz kaldı. Ortak arkadaşları Efe ise mesajı okuyunca uzun bir süre bir şey söylemedi, sonra telefonu Tuna'ya geri verdi. "Bora'ya ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Tuna omuz silkti. "Ne olacak? Değişti işte." Efe başını salladı, bir şey daha söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. "Bence ona bir sor," dedi sadece. "Bağırmadan."

İkinci hafta Tuna kendini bir yürüyüşte buldu. Sahilde, akşam, tek başına. Yürürken aklına çocukluğundan bir an geldi. Bir yaz, dedesinin bahçesinde, bir kibrit kutusu bulmuştu. Bora da yanındaydı. Bir kibrit çakmışlardı, sadece merak için, kurumuş otların yakınında. Kibrit elinden düşmüş, otlar tutuşmuş, küçük bir alev hızla yayılmıştı. Bora hiç düşünmeden tişörtünü çıkarıp alevin üstüne atmış, ateşi söndürmüştü. Elleri yanmıştı. Dedesine Tuna'nın yaptığını söylememiş, "Ben yaptım," demişti. Tuna o günden sonra o yanık izini hep Bora'nın sol elinde görmüştü. Sahilde, o akşam, bu anıyı hatırlarken gözleri doldu.

Üçüncü haftanın başında Efe'den bir mesaj geldi. Uzun değildi. "Bora'nın babası hasta. Altı aydır. Kimseye söylemedi. Doğum günün gecesi babası yoğun bakıma alınmış. Bora hastanedeydi." Tuna mesajı okuduktan sonra bir süre kımıldamadan oturdu. Altı ay. İptal edilen buluşmalar, son dakika gelmemeler, geç cevaplanan mesajlar. Hepsi bir anda başka bir anlam kazandı. Ve doğum günü gecesi, Bora hastane koridorunda otururken Tuna'nın mesajını okumuştu. "Belki de biz hiç gerçekten arkadaş olmadık."

O akşam Tuna Bora'nın evine gitti. Telefon etmedi, mesaj atmadı. Kapıyı çaldı. Bora açtı. Gözlerinin altında morluklar vardı, sakalı uzamıştı, üstünde Tuna'nın ona yıllar önce hediye ettiği eski bir kazak. İkisi de bir süre konuşmadı. Tuna bir şey söylemek istedi, kelimeler boğazında kaldı. Sonunda tek bir şey çıkabildi ağzından: "Özür dilerim." Bora ona baktı. Bir an yüzünde bir şey kıpırdadı, öfke miydi, yorgunluk mu, Tuna anlayamadı. Sonra Bora kapıyı ardına kadar açtı ve kenara çekildi. "Gir," dedi. "Çay demledim."

Mutfakta oturdular. Bora anlattı. Babasının teşhisini, tedavileri, hastane koridorlarını, annesini ayakta tutmaya çalışmayı, kız kardeşinin yurt dışından gelememesini. Neden kimseye söylemediğini sorduğunda Bora omuz silkti. "Söylersem gerçek olacak gibi geldi." Tuna dinledi. Bütün gece dinledi. Bir ara Bora durdu ve telefonunu çıkardı, Tuna'nın mesajını açtı. Tuna'nın midesi düğümlendi. "Bunu hastanede okudum," dedi Bora. "İlk önce çok kızdım. Sonra güldüm, biliyor musun? Çünkü aynı gün ben de sana uzun bir mesaj yazmıştım. Göndermedim."

Bora ekranı kaydırdı ve taslaklar klasörünü açtı. Orada, Tuna'nın doğum günü tarihli, gönderilmemiş bir mesaj vardı. Uzun. Bora telefonu Tuna'ya uzattı. Tuna okudu. Mesaj "Kardeşim" diye başlıyordu. Babasının hastalığını anlatıyordu. Doğum gününe gelemediği için özür diliyordu. Son altı ayın neden böyle geçtiğini açıklıyordu. Ve sonunda tek bir cümle vardı: "Senin gibi bir arkadaşım olduğu için şanslıyım, ama şu an bunu sana söyleyecek gücüm yok." Tuna telefonu masaya bıraktı. Ellerini yüzüne kapattı. Uzun bir süre öyle kaldı.

"Neden göndermedin?" diye sordu sonunda. Bora çayını karıştırdı. "Senin mesajın geldi. Okudum. Sonra seninkine cevap olarak bunu göndermek istemedim. Sanki kendimi savunuyormuşum gibi olacaktı. Bekledim. Sakinleşmeyi bekledim. Sonra babam kötüleşti, unuttum." Tuna Bora'nın sol eline baktı. Yanık izi hala oradaydı, yıllar içinde solmuş ama kaybolmamış. Kibrit bir saniyede yanmıştı ama izi bir ömür kalmıştı. Kendi mesajı da öyleydi. Bir saniyede gönderilmiş, ama izi kalacaktı. Silinemeyecekti. Sadece üstüne yeni bir şey yazılabilirdi.

O gece Tuna eve döndüğünde telefonunu açtı ve bir şey yaptı. Kendi mesajının altına yeni bir mesaj yazdı Bora'ya. Kısa. Düşünerek. Taslağa kaydetti, sabah yeniden okudu, bir kelimeyi değiştirdi, sonra gönderdi: "Yarın babana birlikte gidelim mi? Ben de onu özledim." Cevap bir dakika sonra geldi: "Gel. Simit getir, hastane kantininin simitleri berbat." Tuna güldü. Gözleri doldu ama güldü. Mesajların arasında, ekranda, o uzun ve keskin paragraf hala duruyordu. Silmedi. Bırakın, dedi kendine, orada dursun. Bir gün, bir başka gece yarısı, parmaklarım yine klavyede dans etmeye başladığında, onu hatırlayayım.

Bora'nın babası iki ay sonra taburcu oldu. İyileşmesi uzun sürecekti ama evdeydi. Tuna her hafta ziyarete gitti, simit götürdü, tavla oynadı, Bora'nın babasının gençlik hikayelerini dinledi. Bir akşam Bora ve Tuna balkonda otururken Bora telefonunu çıkardı ve taslaklar klasörünü gösterdi. İçinde onlarca gönderilmemiş mesaj vardı, yıllar boyunca biriktirilmiş. Öfkeli olanlar, hüzünlü olanlar, aşk itirafları, özürler. "Benim mezarlığım," dedi Bora gülerek. "Hiç gönderilmemiş kavgaların mezarlığı." Tuna da kendi telefonunu açtı. Kendi taslaklar klasörü boştu. O gün ilk mesajı oraya yazdı. Kime olduğunu Bora'ya söylemedi. Ama gece yarısı yazılmıştı ve sabah okunacaktı.